4 Nisan 2015 Cumartesi

Delilik


http://www.yalnizlarmektebi.com/wp-content/uploads/2014/09/151f50cbfd6ba5aa53f289b2ce58aa13.jpg

Kafayı yemek üzereyim. Deli olmak nasıl bir şey? İnsan bunu hissedebilir mi? “Ben deliriyorum” diyebilir misin? Ben diyebiliyorum. Ya da en azından delirdiğimi varsayıyorum. Aslında deli olduğunu ya da delirmeye başladığını düşünmekte bir çeşit delilik. Peki buna kim karar veriyor? Genel çoğunluğun kurmuş olduğu –düzende denemez ya hani- yapıya uymuyorsan delisin sende. Eğer farklıysan deli olduğunu kabul ediyorlar. Onlara göre durman gerekiyor ama sen koşmaya devam ediyorsan, yahut sana koşman gerektiği söylendiğinde herkes koşuyor ama sen duruyorsan sende delisin. Onlar öyle söylüyor. Belki durmam gerektiğini düşünmüyorum. Bu beni onlardan farklı kılıyor diyemem. Herkes farklı doğar. İnsanlar birbirini aynılaştırır. Bize öğretilen neyse onu öğretiriz. İnsanların karakterleri ya da kişilikleri olduğu söylenir. Tam bir saçmalık. Evet, belki bize öğretilen yığınla gereksiz bilgiyle bizi şekillendirmeleri onlara göre karakter ya da kişilik meselesi haline gelmiş olabilir. Burda önemli olan nokta gerçekten O kişi olup olmadığımızdır. Bizi yönetmelerine izin veriyoruz. Belki elimizde olmadan. Ailemizle başlayan şekillenme işi etrafımızda bulunan her varlıkla birlikte değişiyor. Ve bunu seçme şansınız yok. Evet, ne kadar acı değil mi? Kontrolün sizde olmadığını duymak kadar acı bir şey yoktur. Sanki hep elinizdeymiş gibi hissettirirler. Sizin hayatınız sizin hayatınızmış gibi gösterilir. Oldukça basit ama aslında çok az kişinin az da olsa şekillendikten sonra bu basit döngüyü farkedip kendini bu zincirden kurtarma çabası. Yazık.
Bu konuyu konuşmak hayatın amacı ne sorunsalını aklıma getirir. “Ne lan bu hayatın amacı?” diye değilde; size can sıkıntısı gibi öğretilen, en basit haliyle “Ne yapsam?” sorusunun asıl karşılığı olan “benim hayattaki amacım ne?” sorusudur. Gerçekten niye burdayız? Ne işimiz var burda? Ne yapıyoruz ki? Ne için çabalıyoruz? Kimileri bunun sadece geçici bir hayat olduğunu söyler. Bazıları buna inanmaz. Ve evet o bazıları çoğu zaman intihara meyillidir. Çoğu zamanda intihar ederler zaten. Peki ya ben? Neden intihar etmediğimi mi öğrenmek istiyorsunuz? Henüz etmedim. Çünkü bu boktan dünyada hala biraz olsun amaç arayışı içindeyim. Her ne kadar bu amacı hala bulamamış olsam da; bilmiyorum. Tek diyebileceğim henüz intihar etmediğim. Korku mu? Yo, bu öyle basit bir şey değil. Evet, bu hayatta korkularım olmadı değil. En başta karanlıktan korkmadık mı hepimiz. Yatağımın altında, gece beni yemek için pusuya yatmış canavarı hatırlamıyorum mu sanıyorsun.  Yanılıyorsun. Hayır, hayır, hayır… Ben değilim O. Kim korkuyor biliyor musun? Sen korkuyorsun dostum. Bu hayatta başarılı olamamaktan korkuyorsun. Ne yapacağını bilemediğin zamanlar ne yapacağını bilemediğin için korkuyorsun. Siktiğimin başarısı!
-Hayatta başarılı olmalısın.
Hayatımda duyduğum en sikik cümle bu.
-Neden, neden başarılı olmalıyım?
-Çünkü ilerde evleneceksin, ev geçindirmen gerekecek vs. vs. vs.
-Yeter!
Bana ne yapmam gerektiğini söyleyen insanlardan bıktım usandım artık. Sakın beni yargılama! Depresyondasın diyen psikologlardan biri mi olmak istiyorsun? En başta konuştuk bunları. Kime göre? Neye göre? Belki hepiniz depresyondasınız ama ben asırlık uykusundan uyanan, deliliğin eşiğinden dönen kişiyim. Bunu kim bilebilir? Sen bilebilir misin? Bu yüzden dostum. Sakın beni yargılama.

15 Mart 2015 Pazar

Başlık bulamadım buna

Sıkıldı; anlamadığı bir dili konuşuyor insan evladı. Herkes, neyi doğru buluyorsa kendince, onu konuşuyor önce. Kimse yeterince açık değil. Hiç kimse ne hissettiyse söylemiyor diğerine!

Seçeneklerim var mesela. Ya bütün öfkemle, şiddetle bişeyleri kırıp dökmem gerekiyor (buna kalpte dahil) ya da sakinliğimi koruyup kendi içimde kalmak (buna bende dahil). Sorun şu; acıtıyor be üstat. Ne bileyim ben... yani şey... Sanki çok hüzünlü. Birinci yolu yani öfke ve şiddeti seçsem haklıykende haksız olucam. Ama "O" öyle bir hiddetle geliyor ki üstüme..

Bir dakika önce yine bir seçim yaptım. Hakaret etmedim. Bana mı ne oldu? Hiç, aynı işte.. Acı var hafiften; sadece içine bişey atmanın verdiği patlayacak gibi olma duygusu. Buraya olan biteni yazmak rahatlatıyor biraz. İmla ve noktalara fazla dikkat etmemiş olabilirim. Olsun sinirliyim ya biraz; ondan.

Hiç aynı olmadı. Yani "O" nun yaptığı birşey ile benim yaptığım birşey. Neyse ben burdayım. Ben burdayım ve yanlış birşey yapmadım. Bana gelme dedi. Bende gitmedim. Bana gelme demesine rağmen başka bir erkek arkadaşımla dışarı çıktım diye... puff.. Bu nasıl birşey üstat. Boşver sende kafanı şişirdim.

Şimdi bu yazıya ne gülünür ne ağlanır ne de adam gibi bir başlık bulunur.

25 Kasım 2013 Pazartesi

Ciddi biri olmayabilirim ama benimde duygularım var..


Ciddi biri olmayabilirim ama benimde duygularım var. Ben de üzülebiliyorum. Bende kin duyabiliyor, bende kızabiliyorum bazen. Bu sizi sevmediğim için değil. Bu, o an kahrolduğum için. Belki size kırılıyorum, sinir oluyorum ama en önemlisi değer veriyorum..

Ortada yaşamak... En zoruda bu. İnsan ortada nasıl yaşar? Ya da bu yaptığına yaşamak denir mi? Sürekli iki arada bir derede kalmak ne derece huzurlu? Her an ikisinide üzmemeye çalışmak.. Off işte yaşamadıysanız bilemezsiniz. Çünkü anlayamazsınız. Size hiç bir seçim yapmanız gerektiğini söyleyen oldu mu? Söylemeleri şart değil zaten; anlarsınız.

Bu gün çok üzüldüm, çok kızdım, çok kırıldım belki ama birşey öğrendim. KİMSEYİ GERÇEKTEN MUTLU EDEMEZSİNİZ!

21 Kasım 2013 Perşembe

Bilemezsin..


Hastayım, sesimin buhusu ondan.
Kalbimin sesini duyabiliyorum çoktan,
Lakin çıkmıyor o iki kelam ağızdan.
Zihnimde her an acı varda, bilemezsin.

Düşündüğümün bir anlamı olmalı,
Ki çıkarabilesin sustuklarımdan.
Hakikati bilmek huzur verecek
Sen hakikati bilemezsin.

Körler anlıyor hakikati,
Sağırlar duyuyor haykırsam.
Duruyor.. Orda duruyor işte..
Neden hala bilmezsin?

-Utku Altaş

16 Kasım 2013 Cumartesi

İçelim!


Şişelerin en dibinde kalanı yudumlamaya!
Zeki Mürenle geçen efkar dolu dakikalara!
Sigara dumanında kaybolmalara!
Sonunu düşünmeden söylediğimiz sözlere!
Onu onlara anlattığımız özlemlere!
Tokuşturduğumuz ince belliye!
Kırdığımız efeslere!
Sevgiliye!
Kardeşlere!
Arkamızdan konuşanlara ulan!
Hazırladığımız mezelere!
Masamızı şenlendirenlere!
Aynı evde kalmalara!
Güneşin doğuşuna!
Kafa olup kusmalara!
Bitmeyen muhabbetlere!
Bitirdiklerimize!
Anne babamıza!
Gittiğimiz mekanlarda hesabı denkleştirmeye!
Verdiğimiz teselliye!
Ağladığımız omuzlara!
Haykırdığımız sokaklara!

Beraber olmaya içelim!

2 Kasım 2013 Cumartesi

Küçük Kız Bölüm 1

Orda, köşede duran küçük bir kız vardı. Yerli yersiz konuşmalara maruz kalmış soğuk camın buhusundan bakıyordu gizlice. Aklından milyonlarca şey geçiyor olabilirdi; ama o, silip atamadığı, hafızasında derin izleri olan anılardan birini seçmişti çoktan. Bazen sıcak sobanın yanında kıvrılıp annesinin saçlarını taramasını özlüyordu. Bazen de keşke babam burda olsaydı dercesine bakıyordu teyzesine. Küçükken kaybetmişti annesini. Babasıysa kim bilir nerde; bırakıp gitmişti bir kaç yıl önce. Kin duymuyordu babasına. Ne olursa olsun "o beni severdi çok önemli bir nedenden ötürü gitmek zorunda kaldı" diye avutuyordu kendini. Tutunacak tek dalı teyzesiydi. Gereğinden fazla ortak yönleri olduğunu düşünür, kendisini ona yakın hisseder ama bunu dile getirmekten çekinirdi. Teyzesi her sabah "günaydın kızım" derdi ve her söylediğinde aynı mutluluğu yaşardı. Belki annesinin yokluğundan belkide yaşadığı onca üzüntü duygularıyla oynamış, iyi olan en ufak bir olaydan bile kucak dolusu mutluluk çıkartabiliyordu.

Bu sabahta her sabah olduğu gibi teyzesinin "gunaydın kızım" demesi ile gülümsedi. Teyzesi ona iyi geliyordu. O olmasa kim bilir ne yapardı. Rüzgar estikçe cam ve kapıların arasından içeri giriyor, çıkarttığı ses ile daha soğuk hissetmesine sebep oluyordu. Banyoya gitti. Yüzüne çarptığı soğuk çeşme suyu kendisine gelmesine yardımcı oldu. Saçlarını taradı. Annesininki gibi olmasada elinden geleni yapmıştı. Nedense annesiyle yaşadığı anılar belli belirsiz anlarda karşısına çıkıyordu. Bu onu bazen hüzünlendiriyor, bazen de hafif bir gülümseme olarak yüzünde beliriyordu.

28 Ekim 2013 Pazartesi

Yalnız mısın? Gel, Sende Gel..

Yalnız Adam

Yine ulaşamadım gökyüzüne; karanlıkta bekliyorum alabildiğince. Yalnız kalanlardan mıyız biz hep? Yoksa yalnız bırakılanlardan mı? Yalnızlığı tanımla deseler onlar sözlük anlamını beklerken hayatı gösterenlerdeniz biz. Acımasızca, direk ve sonunu düşünmeden... Çünkü bir kaygımız yoktur bizim. Zaten anlaşamayız kimseyle.. Belkide bu yüzden yalnızız. Belkide biz onlarsız değilde onlar bizsizdir hiç düşündünüz mü? Olamaz mı yani; onlar kendini kalabalık sanarken aslında biz en güçlüsü olamaz mı?

Hadi bakalım gelelim normale. Ne anlatmak istedim yukarıda bilmiyorum. Neden anlattım onu da bilmiyorum. Ama yalnızım bak bunu çok iyi biliyorum.

Şu an arkamdaki televizyonda "Leyla ve Mecnun" dizisi bittiği için star tv de başlayan "Bende Özledim" dizisinin tekrarı var. Klavye ve ekran önümde yazabilmem için doğal olarak. Sağ tarafımda bir ayna var içimi yansıtmıyor belki ama kendimi görebiliyorum. Ayaklarımı uzattığım, çarşaf ve kılıfları geçirilmemiş yorganın örtülü olduğu yataksa solumda kalıyor. Duvarda çalışmayan sarı bir saat. Masam dağınık. Yarı içilmiş kahve, mandalina ve muz kabuğu, bir kaç defter ve kitap, bir paket sigara ve de gitarımın penası..

Bu saçma yazımıda yine saçmalayalarak yazdım. Saçma olmadıysa kusura bakmayın artık. Başka zaman umarım... Ayrıca o betimlemeyi bu yazıyı nasıl bir ortamda yazdığımı anlatmak için kaleme aldım. Hadi kalın sağlıcakla...